Merkel, Yorgo ve Çipras

2011’in Mart ayında, Akşam’da, “Hillary, Merkel ve Yorgo” başlığıyla aşağıdaki yazıyı yazmışım.

Thorleif Schjelderup-Ebbe Norveçli bir zoolog idi. Küçük yaşlardan itibaren defalarca şahit olmuştu ki, yem verildiğinde kümesin en babayiğit hayvanı karnını doyurana kadar diğerleri bekler. Sonra ikincisi kostaklanarak gelir karnını doyurur. Belki üçüncüyü de kalan hepsi büyük bir saygıyla bekler. Ama giderek saygı zayıflar. Çok geçmeden kimin öncelik alacağı konusunda itişip kakışmalar başlar.

Schjelderup-Ebbe ilk sıraların kolayca değişmediğini, her defasında aynı hayvanların öncelik sahibi olduğunu, onların sırasına itiraz yükselmediğini görmüştü. Ama ilk birkaç sıradan sonra düzenin aynı ahenkle sürmediğini, başlardaki teslimiyet halinin geçerliliğini kaybettiğini de teşhis etmişti. Bugün biri beşinci sırada karnını doyuruyorsa, yarın da aynı sırayı koruyabileceğinin garantisi yoktu mesela. Schjelderup-Ebbe bu gözlemlerden bir doktora tezi çıkardı. Tezi, topluluklardaki gayrı resmi hiyerarşiler konusundaki çalışmalara ilham verdi.

Aynı izi sürerek, toplumların hiyerarşisini de anlayabiliriz. Cumhuriyet Bayramımızın tarihini şaşıracak kadar laçka işleyen ABD Dışişleri Bakanlığına, bu gafı yapmadan bir hafta kadar önce, işitseler “vauv, biz neymişiz ya” diyecekleri kaliteleri neden yakıştırdığımızı da anlayabiliriz mesela.

Anlasak bir faydası olur mu?

Eğer fayda derken beklediğiniz şey kümesteki hiyerarşinin değişmesi ise, zor. Amerikalılar, biz kümesteki hiyerarşiyi anlamadığımız için kümesin alfa pilici olmuş değiller. Dolayısıyla anlayınca onların statüsünü değiştirebilecek filan değiliz.

Ama yine de anlamakta fayda var. Hiç değilse Clinton ve memurlarının güçlerini, işlerini iyi yapmaktan almadıklarını fark edebiliriz. Onlardan ders almaya filan kalkmayabiliriz. Bu çok elzem. Çünkü —daha önce Wikileaks kasırgası koptuğunda da söylemiştim— kazara ABD’nin dışişleri gibi çalışsa bizimki, bir haftaya kalmaz batarız. En azından bir savaşın ortasında buluruz kendimizi.

***

Sıraya girmeden, yaşamak mümkün mü? Hiç değilse hayalini kurmayı sürdürmeliyiz, çünkü çok daha insanca. Ama belki de mümkün değil. Karnımızı doyurmak istiyorsak belki de mecburen sıraya gireceğiz. Muhtemelen sırada olma hali baki kalacak.

Ama emin olun, sıra değişecek. Hep değişti, çünkü günün birinde gözünü karartmış bir piliç, kendisinden birkaç sıra üsttekine meydan okur mesela. Kendisi de yaralansa bile, mevcut hiyerarşiyi sarsan bir türbülansı başlatır. Kümes altüst olur, yeni bir sıra zuhur eder. Veya piliçlerin biri yaşlanır ölür. Veya —daha sık görüleni— kibirden başı dönmüş alfa hayvanı, fazla yemden mide fesadına uğrar, dünyayı terk eder.

***

Mehmet Y. Yılmaz, Yunanistan’ı ağustos böceğine, Avrupa’yı da karıncaya benzetmiş. Yakışmış. Durumu güzelce özetlemiş. Ama sadece Yunanistan’ın ve AB’nin durumunu değil, kendisinin —ve muhtemelen sizin de— zihinsel kodunu da özetlemiş bu arada. La Fontaine’den beri, hemen herkes gibi siz de, karıncanın temsil ettiği çalışma kültürünün yanında, ağustos böceğinin temsil ettiği ne varsa onun karşısındasınız muhtemelen.

Arif Nihat ise demişti ki, “La Fontaine, Ağustos Böceği ve Karınca hikâyesini, kendisinin bir ağustos böceği olduğunu düşünmeden yazdı.” Arif Nihat da çok haklı, La Fontaine de bir ağustos böceğiydi. Bu tespiti yaparken, herhalde Arif Nihat La Fontaine’i iğneliyordu, çünkü muhtemelen o da karıncaların tarafındaydı. Hâlbuki o da bir ağustos böceğiydi. Mehmet Y. Yılmaz da, siz de ağustos böceklerisiniz üstelik.

Bütün bu tuhaflıklar, kümes altüst olurken vuku buluyor. Karıncalar işgal ettikleri makbul makamı ağustos böceklerine terk etmek zorunda kalırlarken… Biz Arapları, Yunanlıları gagalayıp durmasak, Amerikalıların, Almanların kendi statülerini korumaya takatleri kalmamışken…

Dikkat isterim: Yunanistan’ı haklı bulduğumu söylemiyorum. Yunanistan’ın temsil ettiği değerlerin hayatta kalacağını söylüyorum. Karıncalık öldü, sadece henüz salası verilmedi.

***

Bugün gazetelerde yayınlanan Merkel fotoğrafları ne vakit, hangi vesileyle çekilmiş fotoğraflardır bilmiyorum. Ama Papandreu’nun ödevini teftiş eden Merkel’den çok farklı bir Merkel var fotoğraflarda. (O malum fotoğrafta ellerini göbeğinin üzerinde birleştirmiş, kaderini duymak için bekleyen bir Papandreu vardı hatırlayacaksınız. Hani öğrenci ödevini öğretmene teslim eder, sınıfını geçeceği ümidi ile kalacağı korkusu aynı anda gözlerine yerleşir… O karmaşık duygu bile yoktu Papandreu’nun gözlerinde.)

Niye bazılarımız, o küstah Merkel’in yerini bitkin bir Merkel’in almış olmasından haz duyuyoruz da diğerleri kaygı duyuyor? Hiçbirimizin Merkel’le bir tanışıklığı yok. Akrabamız, komşumuz, arkadaşımız değil. Ama işte, başkalarına ayar veren biri, kim olursa olsun, bize ne kadar uzak olursa olsun, içinden çıkılması müşkül bir kapana girdiğinde, âlemin adil olduğuna dair inancı pekişiyor bazılarının. “Evet, şimdi birileri hiç hak etmedikleri imtiyazlarından istifade bana tepeden bakıyor olabilir ama gün gelecek onlar da hesaba çekilecekler” diye geçiyor bazılarının gönlünden ve maruz kaldıkları şartlara katlanma gücü kazanıyorlar.

Ya ötekiler? Onlar merhametsiz, hain, işbirlikçi filan olduklarından mı Çipras’ın zaferini bir Pirus zaferi olarak görüyor, Merkel’in halinden kaygı duyuyor? Değiller. Onlar da muhtemelen Merkel’in Papandreu karşısındaki tavrını yakışıksız bulmuşlardı. Ama bu süreçte, âlemin adaletli olduğu bilgisinin zarar göreceğinden endişeliler. Almanya karınca gibi çalışırken yan gelip yatan Yunanlılar, “beni batırırsanız hepiniz batarsınız” şantajıyla kazanırlarsa, artık çalışıp kazanmak için şevk kalır mı dünyada?

***

Kim haklı? Dünyanın adil bir yer olduğu duygusu hangi şartlarda zarar görür?

Bana sorarsanız, herkes haksız. İki sebeple: (a) Âlem adaletsiz bir yer. Adaletli olsaydı da her birimiz sadece kendi yaptıklarımızın neticeleri üzerinde hak sahibi olabilseydik, her birimiz sadece hiçliğe mahkûm olacaktık. Âlem sıfır toplamlı bir oyun olmadığından, karşılıklı kazanılabiliyor olduğundan bir şeyiz ve bir şeyler üzerinde hak sahibiyiz. (b) Âlemin adaletli olduğu zannı, Merkel’in kaderinden bağımsız olarak yaygınlaşmayı sürdürecek. Birilerinde evet, bu zan, yaşadığımız süreç sebebiyle biraz aşınacak, birilerinde güçlenecek. Ama net toplamda bu zannı el birliğiyle güçlendirmiş olacağız. Âlemin adaletli olduğuna inanmak istiyoruz ve öyle olduğuna inandıkça da kazançlı çıkıyoruz. Dolayısıyla Merkel’in veya Çipras’ın başına ne gelirse gelsin, biz bu süreçten biraz daha evcilleşmiş olarak çıkacağız. Birçok benzerinden hep daha da evcilleşerek çıktığımız gibi…

Genel kategorisine gönderildi