Yeni Dünyada Yerini Almak

Toffler Future Shock’u yazıp, değişim hızının insan biyolojisinin kaldıramayacağı bir seviyeye ulaştığını iddia ettiğinde, yıl 1970 idi. 1970’ten geriye doğru bakınca, sahiden de dünya, son yirmi yıl içinde, ondan önceki yüzlerce yılda değişmediği kadar değişmişti. Okul, hayal bile edilemeyecek kadar yaygınlaşmış, dünya nüfusunun yarıya yakını şehirlere yerleşmiş, mimari çevre beton marifetiyle tepeden tırnağa değişmiş, otomobil ulaşımı akla gelmeyecek şekilde değiştirmekten daha çok şehirlerin olağanüstü büyüyebilmesine imkân vermiş, televizyon aileden komşuluğa kadar birçok sosyal kurumu yeniden biçimlendirmiş… Neyse saymakla bitmez. (Bilgisayar iş hayatını kökten değiştirmiş olsa da, 1970’te henüz sosyal dokuya nüfuz edebilmiş değildi. İnternet —her ne kadar akademik çevrelerde temelleri atılmış, yani ufukta görünmüş olsa da— yoktu. Ve belki de asıl önemlisi, ekonomi henüz talep tarafından çekilen karakterini tamamen kaybetmemiş, arz tarafından itilen karaktere tamamen bürünmemişti.)

Öte yandan, güneşin altında yeni bir şey de yoktu. Neticede on küsur bin yıllık şehirleşme macerasının yeni bir safhasındaydık. Sosyal olarak imtiyazlı pozisyonlara erişimin yaygınlaşması sürecinde okul, sağladığı diploma marifetiyle, erişimi herkese açıyordu. Otomobil ulaşım, televizyon da haberleşme teknolojilerinin birer yenisiydi ve saire…

***

Dünya hep değişti. Heraklitos dünyanın değişimden ibaret olduğunu ilk düşünen, hatta yazıya geçiren ilk kişi değildi belki ama bizim bildiğimiz kadarıyla tespitin telifi ona ait. Anadolulu biriydi. Çağdaşı Parmenides ise bugünkü İtalya’nın güneyinde yaşamıştı ve Heraklitos’un dediklerinin tam tersini söylemiş, evrende aslında hiçbir şeyin değişmediğini iddia etmişti.

Platon, Sokrat öncesi düşünürlerin öne sürdüğü ve birbiriyle çelişen görüşleri ayıklayıp, kendi içinde hiç çelişki barındırmayan bir paket imal etmeye çalışırken, anlaşıldığı kadarıyla, Heraklitos ile Parmenides arasında bir tercih yapamadı. (Daha doğrusu, herhalde Parmenides’i tercih etti de, Heraklitos’un işaret ettiği değişimi inkâr etmenin formülünü bulamadı.) Dolayısıyla “durmadan değişen ve berbat bir gözlenen dünya” ile “hiç değişmeyen kusursuz bir hayal edilen dünya” tasnifini yaptı.

(Platon mesela Protagoras’ı şiddetle eleştirerek dışarıda bırakmıştı. Böylelikle göreli olmayan, nesnel bir dünya tasavvurundan yana yapmıştı tercihini. Öte yandan, birbiriyle çelişir görünen bakış açılarının arasından hep sadece birini seçerek, zaten, daha başlamadan önce, çoğulculuğu dışarıda bırakmıştı. Bunları hatırlayın, ileride lazım olacak.)

Ölümden sonra hayat düşüncesi, Platon’dan çok eski. Belki kusurlu insanların kusurlu dünyası ile kusursuz bir Tanrının kusursuz öte dünyası arasındaki ayrım da Platon’dan eskidir, bilemeyiz. Ama tektanrılı dinler, özü itibariyle, bu Platoncu düaliteye yaslandılar. Avcı-toplayıcılıktan tarıma geçişin yol açtığı muazzam sancılar, anlaşıldığı kadarıyla, bu sayede atlatılabildi. İnsanoğlu kendisini evcilleştirdi ve bugünkü medeniyet mümkün oldu.

İslam’da da Platoncu düalitenin merkezi bir yeri var. Ama İslam —benim gördüğüm kadarıyla— Hıristiyanlıktan farklı olarak, kusurlu insanların kusurlu “bu dünya”sını da gözden çıkarmış değildi. Platon mesela, kadını insan türünün bir cinsi olarak görmek yerine, bu dünyanın (yani erkeklerin dünyasının) kusurlarından biri olarak konumlandırmıştı. Acıkmak da bir kusurdu ve dolayısıyla onu gidermek için farklı arayışlar içinde olmak da insana yakışacak bir tavır değildi. Açlığınızı bastıracak, nefsinizi köreltecektiniz, o kadar. Bütün dünyevi zevkler insanı alçaltıyordu. Hıristiyanlıkta bu yaklaşım kolayca karşılık buldu. Ama İslam, cennette hurilerle yaşanacak haz verici şeylerin benzerlerinin dünyada yaşanmasına ilkesel olarak karşı değildi, söz temsili. Yani denebilir ki İslam, öte dünyada var olan kusursuz düzenin bu dünyada tesis edilmesinin imkânsız olduğunu kabul etse de, denenmesine karşı değildi. Aksine, denenmesini, bu amaçla çaba harcanmasını buyuruyordu. İslam’ı diğer dinlerden ayıran ve siyasallaşmasını kolaylaştıran farkı, bence, onu diğer bütün dinlerden daha dünyevi kılan bu ayrıntıda yatıyor.

Sonra, Yahudi-Hıristiyan geleneği İslamileşti. Aydınlanmayla birlikte düzen, öldükten sonra ulaşılacak bir şey olmaktan çıkıp, bu dünyada gerçekleştirilmesi gereken bir şey halini aldı. Ama Aydınlanma aklı bu sıçramayı yaparken, Platon’dan mülhem diğer unsurlara dokunmadı. Düzen yine ebedi bir şey olarak algılandı. Yani bir defa tesis edildi miydi, artık ebediyete kadar sürecekti. Düzen göreli bir şey değildi, öznel hiç değildi. Akılla akledilebilir bir şeydi ve bu, Aydınlanma aklına göre şu manaya geliyordu: Siz, herhangi biriniz, tek başınıza, başka hiçbir insanın aklına ihtiyaç duymadan, sadece mantığın kurallarını tavizsiz bir biçimde uygulayarak, doğruya ulaşabilirdiniz. Her bir akıl, tek başına, tastamam aynı doğruya yakınsardı. (O yakınsama için lazım gelen kurallar da Aydınlanma sürecinde bulunmuştu. Whitehead mesela “19. Yüzyılın en büyük buluşu, buluş tekniğinin bulunmuş olmasıdır” demişti.)

Dolayısıyla, bir vakitler bir yerlerde dediğim gibi, Aydınlanma aklı, kaçınılmaz bir biçimde faşizandır. Aydınlanma aklıyla inşa edilecek siyasi organizasyonlar, kaçınılmaz olarak faşizme yakınsar.

***

Aydınlanmış ve dolayısıyla modernleşmiş olan toplumlar, Aydınlanma aklını sonuna kadar zorlamadılar. İngilizler ve Hollandalılar, her şeyi Aydınlanma aklıyla düzenlemeye hiç teşebbüs etmediler mesela. İngiltere’nin ve Hollanda’nın siyasal sistemi, tarihin herhangi bir döneminde akılcılaştırma teşebbüslerine maruz kalmadı. Fransızlar İhtilal sonrasında her şeyi Aydınlanma aklıyla tanzim etmeye kalktılarsa da, bunun akla ziyan bedellerini ödeyip geri adım attılar. Geç modernleşen Almanlar, aynı haltı Hitler marifetiyle yediler ve Aydınlanma aklının sınırlarını dokunarak hissettiler.

Ama modernleştirilen toplumların, modernleşmiş olanlara benzer antikorları yoktu. Onların modernleştiricileri nerede duracaklarını bilemiyorlardı. Hâlâ bilemiyorlar.

İslam dünyasında her şey çok daha vahim oldu. Bu toplumların modernleştiricileri, modernleşmenin önündeki engel olarak gördükleri İslam’a savaş açtılar. Bu süreçte modernleştiricilere karşı müdafaa pozisyonunda yüz yılı aşkın süre direnen kesimler, modernleştirici unsurlar enerjilerini kaybedip merkezi boşalttıklarında, merkeze yuvarlandılar. O vakit —önce Müslüman Kardeşlerde gördük ki— hepsi, Aydınlanma aklıyla mücehhezler. Alev Alatlı, bir zamanların Zaman gazetesinde, Mısır’da Müslüman Kardeşler konusuna yaptığı gözlemlerden sonra, kendilerini Müslümanlığın şahikası olarak görenlerin nükleer silahlara sahip olmak konusundaki heveslerini şaşkınlıkla paylaşmıştı.

Türkiye’de Erbakan mesela, Aydınlanmacıların, hatta Türkiye’nin Aydınlanmacılarının bile hayal edemeyeceği kadar ileri götürmüştü Aydınlanma aklını. Fethullah Gülen onu da arattı. Ve Erdoğan…

Aydınlanma aklı derken kastettiğim şeyin bir yığın unsuru var. Ama birkaçını tekrarlamak gerekirse, (a) dünya düzenlenebilir, (b) düzen denen şeyin nasıl bir şey olduğu ve ona nasıl ulaşılacağı akıl yoluyla bilinebilir. (c) akıl sahibi herkes, eğer hain veya aldatılmış değilse ve tembellik etmeyip yeterince çaba harcarsa, tastamam aynı hali düzen olarak görüp, düzene ulaşmak konunda tastamam aynı güzergâhı tercih eder.

Görüldüğü gibi, ODTÜ’den mezun olan Aydınlanmacılar ile mesela Erdoğan arasında, yukarıdaki varsayımlar açısından hiçbir fark yok.

***

Mesele şu ki, 20. Yüzyılda insanlık, Platoncu dünya tasavvurunun neredeyse bütün unsurlarını imha eden bilimsel bulgulara ulaştı. Göreli olmayan ve nesnel bir dünya algısı müdafaa edilemez bir pozisyona geriledi. Determinizm tarihe karıştı. Görünen o ki İslam, Aydınlanma aklının yol açabileceği zehirlenmeye karşı gerekli antikorlara sahipti. Mesela İslam’a göre hayır da şer de Allah’tandı. Hayırda şer, şerde hayır vardı. Dolayısıyla İslam’a göre düzen —eğer hayrı düzen, şerri düzensizlik olarak yeniden adlandırırsak— içinde düzensizlik de barındıran bir haldi. Dahası, bir sonraki düzen şimdiki düzensizlikler sayesinde inşa edilebileceğine göre, sahiden de her şey hep değişmekteydi. Sadece şeyler değil, şeylere yaklaşırken müracaat ettiğimiz değer yargıları da…

Ama İslam her ne derse desin, İslamcılar kendi bildiklerini okuyorlar. Onlar çoktandır Müslüman olmaktan çok modernler ve daha vahimi —alışılmış modernleştiriciler meydanı boşalttığından beri— modernleştirici olanlar da onlar.

Ama…

Başa dönersek, dünya baş döndürücü bir hızla değişiyor ve değişimin henüz başındayız. Değişim hızı düşmeyecek, artacak. Çünkü 20. Yüzyılın ikinci yarısından başlayarak değişimin ivmelenmesinin sebebi, Aydınlanma aklının dünya zihinleri üzerindeki tekelinin kırılması. Yani modernliğin —ve dolayısıyla da modernleştiriciliğin— sonunun gelmiş olması.

Aydınlanma aklının tekelinin kırılmasına yol açan bilimsel yaklaşımlar, ne yazık ki, Türkiye üniversitelerinin kapılarından içeri giremedi. Medyaya da yansımadı. Ama değişimin yol açtığı neticelere maruz kalmaktan kurtulamıyor Türkiye. İnternet de, cep telefonları da ülkeye giriyor. Değişen ekonomiye uyum sağlama mecburiyeti giriyor. Sosyal yapılar hızla erozyona uğruyor. Ta Güneydoğu’da, bütün bir modernleşme süreci boyunca direnmiş Kürt feodalitesi, son otuz yılda tarumar oldu. Modern akıllarla imal edilen bir milliyetçilik dalgası içinde oldu olanlar ama bölge, daha milliyetçiliği içselleştiremeden küreselleşmek zorunda kaldı.

Aklı 19. Yüzyıla, muhtelif kurumları 20. Yüzyıla, hayat tarzı ve uyum sağlaması gereken şartları 21. Yüzyıla ait bu tuhaf alaşımdan ne çıkacak, yaşayanlar görecek. Sadece şunu emniyetle söyleyebilirim: Platon da, neredeyse tapındığı Parmenides de birer budalaydı. Heraklitos haklıydı.

***

Bugün 1970’te Future Shock adıyla, “biyolojimiz bu değişim hızını kaldırmaz” temasıyla bir kitap yazılmış olması tuhaf görünüyor. Kırk yıl sonra da bugünkü değişim hızı hakkında söylenenler tuhaf görünecek. Çünkü değişim hız kesmeyecek, aksine hızlanarak sürecek. Ekonomi, siyaset, sosyal ilişkiler, şehirler, eğitim ve saire hakkında değişmez zannettiğimiz varsayımların hemen hiçbiri bu değişim dalgasından sağ çıkamayacak.

İnönü 2. Dünya Savaşı sırasında “yeni bir dünya kurulur, Türkiye de orada yerini alır” demişti. Haklı çıktı, yeni bir dünya kuruldu. Haksız çıktı, Türkiye orada yerini alamadı. Çünkü Türkiye kurucu olmaktan kaçındı. Şimdi de yeni bir dünya kuruluyor. Hatırlatayım dedim.

Genel kategorisine gönderildi