Siyah Kuğu

Dün gece Aronofsky’nin Siyah Kuğu adlı filmini izledim. Daha önce Pi adlı filmi izlerken de benzer şeyleri hissetmiştim: Benim hanidir bildiğim, birçok kişinin de bildiğini bildiğim, ama kimsenin “euraka” diye hamamdan çıplak fırlamasına sebep olmayan bazı hakikatleri Aronofsky nihayet keşfetmiş, “bunu mutlaka anlatmalıyım” diye içinden geçirmiş gibi göründü bana.

Önceki gün Akşam’daki köşesinde Gülay Göktürk mesela, Aronofsky’nin Siyah Kuğu’da bağıra bağıra anlatmak istediklerini, birkaç paragraf içinde, lafın gelişiyle söyleyivermiş:

“Erdoğan gibi liderler ülkelerin başına bir ya da iki kere gelen bir şanstır.

“Evet, böyle liderler aynı zamanda zor insanlardır. Çoğu kendisini o ülke için lütuf olarak görür, bu yüzden neden eleştirildiğini bir türlü anlayamaz, eleştiriyi kadir bilmezlik olarak görür. Çoğu tek adamlığa eğilimlidir; ekip çalışmasına pek gelemez. Bazısı öfkelidir, kırıp geçirebilir; bazısı aşırı şüphecidir, etrafında sürekli düşman görür. Genellikle ele avuca gelmezler; sınırlanmaya – kontrol edilmeye tahammül edemezler; yasaları, yönetmelikleri, kuralları ve teamülleri tarihi misyonlarına ulaşmalarının önündeki engeller olarak görürler.

“Bu özellikleri nedeniyle birçok hata yaparlar; zarar da verirler. 

“Ama yaşadıkları dönemin ruhunu kavrayabilenler, mevcut paradigma dışında düşünebilen ve eski paradigmayı değiştirmeye cesaret edebilenler yani tarihi yapanlar da yine onlardır.

“O yüzden vazgeçilmezdirler.

“İyi bir siyasi organizasyon, böyle liderlerin vizyonundan ve dönüştürücü gücünden sonuna kadar yararlanıp onun açtığı ufka doğru ilerlerken, bir yandan da zaaflarına karşı kontrol mekanizmaları kurmayı becerebilen organizasyondur.”

Göktürk’ün söylediklerini kastediyorum. Yoksa söylediklerinin önemli bir bölümünün Erdoğan için söylenmesini haklı buluyor değilim.

Bence Erdoğan dönemin ruhunu kavrayabilmiş, mevcut paradigma dışında düşünebilen, eski paradigmayı değiştirmeye cesaret edebilen biri filan değil. Aksine, eski paradigmanın yetiştirdiği biri. Zaten başına gelenler de o paradigmanın dışına çıkabilecek bir vizyona ve cesarete sahip olmamasından kaynaklanıyor.

Daha önce söyledim, tekrarlayayım: Erdoğan’ın büyüdüğüne benzer evlerde büyüdüm. Ona ezberletilen “şu Masonlar, Yahudiler olmasa ümmetin önünde kimse duramaz” türü ezberlerle yani… Eğer, hiç değilse Aronofsky kadar olabilse, birçok kişinin çatlaklarını çoktan keşfettiği ezberleri hiç değilse geç yaşta sorgulamaya başlayabilse, kendisi için de, Türkiye için de, bölge ve insanlık için de çok hayırlı olabilirdi.

Olmadı.

Göktürkgillerin Erdoğan’a neden övgüler dizdiklerini anlamıyor değilim. Damokles’in kılıcı gibi Türkiye’nin demokrasisinin tepesinde sallanıp duran bir asker kılıcı var idi. Askerlerle baş etmek o kadar da müşkül olmayabilirdi ama onları devşirmiş olan ve kendi manasız iktidarlarının kalkanı haline getiren, kerameti diplomalarından menkul bir kesim vardı. Tıpkı Siyah Kuğu’da Natalie Portman’ın canlandırdığı Nina karakteri gibi, taklit ettikleri şeyi durmadan tekrarlayarak mükemmelliğe ulaşılabileceğini varsayan ama ne yazık ki onun kadar sebatla kendi inandıkları işi bile yapmayan, yine de Kuğu Kraliçesi rolü üzerinde tekel sahibi olmayı sürdüren bu kesim, ebediyete kadar memlekete vaziyet edecekmiş gibi görünüyordu. Şimdi yoklar. Onları “2002’den beri eski rejimin barikatlarını yıka yıka çevreden merkeze doğru yürüyen güçlü bir halk hareketi”nin tasfiye ettiğini düşünüyor Göktürk ve benzerleri. “AK Parti’den liderinin kellesini isteyenler, aslında AK Parti’yi AK Parti yapan ruhu istiyorlar” Göktürk’e göre.

Bunlar hoş tahliller. Doğru da olsalardı, daha iyi olacaktı. Ama ne yazık ki doğru değiller. “Neler oluyor” sorusuna, “bir şey olmuşsa mutlaka onu kasteden bir özne de mevcut olmalı ve o özne de vardığı yeri yola çıkmadan önce hedef olarak belirlemiş olmalı” filan gibi akıllarla masa başında uydurulmuş açıklamalar bunlar. Yoksa bir tek ampirik dayanakları yok. Türkiye’deki düzen zaten sürdürülebilir bir düzen değildi. 28 Şubat’ta son hamlesini yaptı ve tarihe gömüldü. Bunu şimdi söylemiyorum, 28 Şubat döneminde de söylüyor, yazıyordum. Merkezde derin —memlekette bir şey ne kadar derin olabilirse o kadar derin— bir boşluk doğdu. Kendilerini halk zanneden birileri, eski rejimin ezberleriyle birlikte, o boşluğa doğru yuvarlandılar. Onların yuvarlanmalarını bir süreliğine erteleyebilecek herhangi bir barikatın kalmamış olduğunu da hep birlikte gördük.

Erdoğan bu süreçte, Göktürk’ün yaptığını söylediği şeylerin hiç değilse bir bölümünü yapabilirdi. Erdoğan’ın yerine birazcık cesaret sahibi, birazcık vizyon sahibi biri olsaydı, Erdoğan olduğu kadar vasıfsız olmasaydı, AKP yine bir halk hareketi olamayacaktı, çünkü zaten halk da yokmuş. Ama memlekette çok şey değişebilirdi.

***

Tekrarlayayım:

  1. Dünya, bir şeyi iyi yaptığı düşünülen öznelerin yaptıklarını usandırıcı bir biçimde tekrarlayıp durmakla mükemmelliğe ulaşılacak bir yer değil. Dünyada birileri, “bak başarılı oldum, sen de beni taklit ederek başarılı olabilirsin” hikâyeleri yazabilir. Yazar da zaten, çünkü eğer onu taklit ederseniz, onun başarısının sürmesinin en ciddi garantisi haline gelirsiniz. Ama taklit ederek taklit ettiğinizin performansına ulaşamayacağınızı, aksine onu yücelteceğinizi anlamak, zamanın ruhunu kavramak, o kadar müşkül şeyler değil. Yani Aronofsky’nin keşfettiği şey öyle çok derin bir hakikat değil. Dünyayı ezberleriyle değil de gözleriyle okuyan herhangi biri, orta yaşlara gelmeden, bu hakikatin en sıradan bilgilerden biri olduğunu keşfeder. Ama Aronofsky’nin Nina’sı —filmin dramatik gerilimi öyle gerektirdiği için— bir türlü öğrenemiyor bunu. Tıpkı bizim diplomalılarımızın öğrenememiş olduğu gibi.
  2. Gülay Göktürk ve başka birçok kişi, zamanın ruhunu anlamak bir yana, zamanın bir ruhu olduğunu, dün işe yarayanın bugün zehir olabileceğini aklına bile getiremeyen, ezberledikleri reçeteleri ısıtıp ısıtıp memleketin önüne getirenlerden çok çekmiş olabilirler. Ben de çektim.
  3. Gülay Göktürk, canını sıkan reçetelerden kurtulduğumuz için reçetelerin hepsinden kurtulduğumuzu, zamanın ruhunu yakaladığımızı zannedebilir. Ama öyle olmadı. Aynı aktif maddeleri ihtiva eden, sadece başka ambalajlara sahip reçeteler kondu memleketin önüne. Üstelik de ne zaman? Ahali “yetti gari” diye ilaçlardan bıkkınlık getirmiş, bahse konu ilaçları imal eden fabrikalar da imalatı durdurmuşken…

Neticeten…

Erdoğan tarih yazmış filan değil. Eğer yatağında eceliyle vefat ederse, eğer başına olmaz şeyler gelir de kahraman statüsüne kavuşmazsa, en çok yirmi yıl sonra “yuh yani, bu kadar vasıfsızlıkla bunlar da olur muymuş” diye anlatılacak dönemi…

Ama…

Şimdiki gündemimiz bunlar değil. Erdoğan’ın karnesinin yirmi yıl sonra verilmesini pekâlâ bekleyebiliriz, aceleye lüzum yok. Şimdiki gündemimiz, herhangi bir vizyonu olmadan, herhangi bir paradigmayla filan hesaplaşmadan, ama işin diğer kısmını ikmal ederek, yani kendisini ülke için lütuf görmekte, neden eleştirildiğini anlayamamakta, eleştiriyi kadirbilmezlik olarak görmekte, etrafta sürekli düşman görmekte hiç cimrilik yapmadan her şeye karar vermeyi isteyen bir adamı denetlenebilir kılmak istiyoruz. Yani Gülay hanımın tabiriyle, iyi bir siyasi organizasyon istiyoruz. Erdoğan’ın olmayan vizyonun ve dönüştürücü gücünün efsanesini yazıp durarak kendilerine bir yer edinen güruhun Erdoğan’ın açtığı ufuk her neresiyse oraya doğru ilerlemesine itirazımız yok. Ama Erdoğan’ın zaaflarına karşı kontrol mekanizmaları kurmak istiyoruz. Hepsi bu.

Hepsi bu!

Erdoğan sahici bir siyah kuğu olsaydı da bunu isteyecektik. Kötü bir siyah kuğu mukallidi olduğunda da bunu istiyoruz. Beyaz kuğulardan olduğumuzdan, kirli beyaz kuğulara âşık olduğumuzdan, Erdoğan’a garezimiz olduğundan, hep birlikte Erdoğan karşıtı manşetler atan Alman gazeteleriyle aynı kaynaklardan finanse edilen Alman ajanları olduğumuzdan filan değil. İyi bir siyasi organizasyon öyle gerektirdiği için… Sadece onun için.

Bu arada…

Hep birlikte benzer manşetler atan Alman gazetelerini filan misal verirken, birkaç defa düşünmenizde fayda var: Hep birlikte manşet atmak konusunda, sizin yazıyor olduğunuz gazetenin de aralarında bulunduğu bir grup gazetemsi şeyin sicili hiç temiz değil. Yazdığınız gazetenin Alman gazeteleri kadar gazetecilik bilmediği, gazeteciliğe saygı duymadığı, zannederim kesin. Her gün gazete formatında yayınlanan o şeylerin finansman kaynaklarının ne kadar yerli olduğu da çok şüphe götürür. Sizin maaşınızın da ödendiği mali kaynakları sağlayanların halk hareketiyle filan bir akrabalıkları olmadığı hususunda da herhalde anlaşabiliriz.

Yani…

Eğer Alman gazeteleri hep birlikte aynı lafları ederken birilerinin amacına hizmet ediyor iseler, sizin de yazdığınız gazete görünümündeki şeyler hep birlikte Erdoğan’ı tahkim etmeye çalışırken kimin amacına hizmet ediyorlar diye de sormaya başlayabiliriz.

Genel kategorisine gönderildi