Uzlaşma Kültürü

Bugünlerde memleketin iki kanadı, uzun bir aradan sonra ilk defa bir hususta birleşmiş görünüyor: Uzlaşma kültürümüzün yetersizliği. Bir kanat uzlaşma kültürümüzün yetersizliğini hatırlatıp —yıllardır “sandığın dediği olur” deyip durduklarını ise unutup— koalisyon kurmanın ne kadar müşkül olduğunu söyleyip duruyor. Umuyorlar ki ahali —hani bunca yıldır onları tek başına iktidara getirdiğinde zaten her şeyi biliyordu olan özneden söz ediyorum— 7 Haziran’daki sandık neticelerinden ders çıkarır. Öteki kanat da ahaliyi muhtemel hayal kırıklıklarına karşı şimdiden uyarıyorlar ki, bugün geldiği noktadan derhal çark etmeye, bizi eski günlere döndürmeye kalkmasın.

Şu uzlaşma kültürü denen şeyin ne olmadığı üzerinde bir anlaşalım. Bir defa, mesela petrol yatakları gibi, farklı coğrafyalar arasında eşitsiz dağıtılmış bir şey değil. Yani sondaj yapacaksanız, “varsa var, yoksa vay halinize” filan durumları yok. İkincisi, eğer yoksa, başka bir şey üretip onunla takas edebileceğiniz, ihtiyaç miktarında ve bedelini ödeyebildiğiniz ölçüde ithal edebileceğiniz bir şey de değil. Üçüncüsü, uzlaşma kültürüne sahip olduğu düşünülen toplumların bütün fertleri uzlaşmaya öyle çok yatkın fertler olmadığı gibi, bizde de herkes uzlaşmaya hiç yanaşmayacak kişiler değil.

Her bir fert uzlaşma becerisini edinebilir veya kaybedebilir. Her toplum da uzlaşma kültürünü edinebilir veya kaybedebilir. Bu edinme ve kaybetme süreçlerine öğrenme diyoruz. Öğrenme dediğiniz şey de —okul denen kurumun ve modern dünya tasavvurunun ima ettiğinin aksine— öyle bir bilenden bilmeyene bir bilginin transfer edilivermesiyle olmuyor. Yani mesela siz okullarda Uzlaşma Kültürü adıyla ders koysanız ve uzlaşmanın ne kadar elzem bir şey olduğunu anlatıp dursanız, teneffüste “top benim” diyen bir çocuğun istedikleri oluyorsa, beyhude…

Her birimiz, bugün biliyor olduğumuz ve bilinmesinde bir kıymet olan şeylerin büyük bölümünü, çocukken, arkadaşlarımızla oyun oynarken öğrendik. Sosyal ilişkilerimiz içinde öğrendik. Şehirde yaşayarak öğrendik. Onlar bir müfredatın eseri olmadıklarından, bir öğretmenden yapılandırılmış bir biçimde edinilmediklerinden, öğrenilmiş gibi bile gelmiyor bize. Ama hepsi öğrenildiler. Öğretilmeden öğrenildiler.

Eee?

Eğer okulun bahçesinde mızıkçılık yapan akranınız dışlanıyorsa, mızıkçılık yapmanın sizi yalnızlaştıracağını öğrenirsiniz. Eğer sınıf öğretmeniniz mızıkçılık yapanı dışladığınız için sizi dövüyor, mızıkçılık yapanı sınıf başkanı yapıyorsa? Kafanız karışır.

Türkiye’nin de kafası karışık. Çünkü 12 Eylül kafası, öğrenilmesi lazım gelen bir şey olmadığı, bilinmesi gereken her şeyin zaten biliniyor olduğu, en kötüsü bir bilenden satın alınabileceği gibi varsayımlarla, topu birinin eline veren düzenler tesis etti. “Top benim” diyenleri de sınıf başkanı yaptı. Otuz küsur yıldır böyle yaşıyoruz. Uzlaşmamayı öğrendik neticede. Şimdi öyle “bizde yok” derken “biz adam olmayız” edasıyla konuşmanın âlemi yok. Bizde yok evet ama biz adam olmayacağımızdan değil, uzlaşma aramamızı gerektirecek şartları iptal edip, uzlaşmaya ihtiyacı olmayan odakları inşa ettiğimizden. Uzlaşma kültürü eksikliği bence ciddi bir sosyal defo ama toplumsal genetikle bir alakası yok yani…

Otuz küsur yıldır uzlaşmazlığın faydalarını öğrenip durmuş bir toplumun uzlaşma kültürü edinmesinin nasıl mümkün olmasını bekliyorsunuz? Tek yol laflarını çocukluğumdan beri sevmem ama uzlaşma kültürüne sahip olmanın, benim bildiğim bir tek yolu var: Uzlaşmaya çalışıp başaramayarak öğreneceğiz. Uzlaşmazlığın bedelini ödeye ödeye öğreneceğiz. Uzlaşma zarureti hasıl olmadan, uzlaşmak zorunda kalmadan, denemeden öğrenemeyeceğiz.

Neticede, sosyal mekanizmalarımız uzlaşmayı bilenleri, becerebilenleri ödüllendirip, öğrenemeyenleri, beceremeyenleri mahzun bırakan mekanizmalar haline evrilecek. Zaman alacak.

Bu hususta bir anlaşalım da….

Genel kategorisine gönderildi