Bisiklete Binmeyi Öğrenmeden…

Aylardır Türk medyasında belki de en aklı başında, en serinkanlı yazıları yazan Mehmet Yılmaz, bugün, “sandık neticeleri açıklanırken Erdoğan’ı seyredebileceğim bir yerde olmak isterdim” mealinde yazmış. Hoş olmamış, ama anlayışla karşılanabilir. Seçim gecesi HDP’nin barajı aştığı kesinleştikten sonra kameraların karşısına geçen Sırrı Süreyya Önder’in “nasıl geçirdik ama” ifadesi de hoş değildi bana kalırsa. Ama o anlayışla karşılanmayı haydi haydi hak ediyor.

Lakin…

Kamuoyuyla paylaşılamayan ilk neticeler, anlaşıldığı kadarıyla, HDP’nin baraja takılacağı intibaı veriyordu. O neticelere bakan Mirgün Cabas’ın “o halde sandıklarda hile yapılmış olmalı” edası, her dakika sandık güvenliğini gündeme taşıma çabası çirkindi. “Ben kazanamıyorsam, seçim şaibeli görünsün” demek, içemeyeceği suyun kaynağına işemek gibi bir şey. Kendi içemediğini herkes için içilemez hale getirmek… Çok ayıp…

***

Bu vesileyle…

AKP’nin sandıklarda hile yapmak için en çok sebebe ve en çok güce sahip olduğu ortam vardı önceki gün. Sandıklarda hiç hile hurda olmadı demiyorum. Her seçimde olur. Ama herkes yapar. Ve neticeyi değiştirecek ölçüde olmaz.

Ben memleketimin okumuş çocuklarını iyi tanıyorum. Bu seçimde az çok içlerine sinecek bir netice çıktığı için sandık hilelerini dillerine dolamadılar. Ama bu, sandıklarda iddia edegeldikleri gibi hile yapılmıyormuş olduğunu kabul ettikleri manasına gelmez. Neticelerin içlerine sinmediği ilk seçimde, 7 Haziran’ı unutup, yine aynı teraneyi dolaşıma sokacaklardır.

Çok ayıp…

***

Neyse… Gelelim sadede…

Şimdi ne olacak? Zaytung’un seçimden önce yaptığı haberdeki gibi, Türkiye, ekonomik krize kimin yönetiminde gireceğini belirlemek için sandığa gitti. Bundan sonra da, ekonomik krize kimin yönetiminde gireceğimizi belirlemek için koalisyon ihtimalleri araştırılacak.

Bulunacak mı?

Normal şartlarda bulunur. Türkiye’nin siyaseti, daha önce, bundan misliyle zorlu şartlardan alnının akıyla çıkmıştı. Ama şimdi? Herkesi bir telaş almış görünüyor. Çünkü şartlar normal değil. Çünkü orada bir yerlerde, ne yapacağı tahmin edilemeyecek biri oturuyor. Ne yapacağının tahmin edilememesini de bir tür siyasi deha olarak okuyordur zat-ı şahaneleri —ve elbette müritleri. Hâlbuki kuralların işlediği bir sistemde, önümüzdeki dönemde nelerin olabilir, nelerin olamaz olduğu az çok belli olurdu.

Kendilerinden gayrı herkesi budala zanneden beyinsiz mahlûkat, daha seçim neticeleri az çok belli olduğu andan itibaren, “gördünüz işte parlamenter sistem çare üretmiyor, Başkanlık lazım” demeye başladılar ya, Erdoğan bir kriz yaratıp derinleştirmenin kendi işine yarayacağı neticesine varmıştır bile. Haydi bakalım, kolay gelsin.

***

Şimdi siz de kimin kiminle koalisyon yapacağı, koalisyonun neleri yapabilir, neleri yapamaz olduğu mevzularına kilitlenmişsinizdir. Hâlbuki mesele daha derinde…

Türkiye daha önce de parçalı parlamentolarla karşılaştı. Defalarca… Hiç birinde seçimden sonra “ne olacak şimdi” kaygıları yaşanmadı. En azından şimdiki gibi yaşanmadı. Şimdi yaşanıyor. Neden?

Şöyle bir misalle anlatmaya çalışayım derdimi: Bir kızınız var. 8-9 yaşına gelmiş. Artık ona bir bisiklet alma vaktinin geldiğine hükmetmiş, bir bisiklet almışsınız. Sonra peşinde koştura koştura bisiklete binmeyi öğretmişsiniz. Nihayet bir akşamüstü, “ben bisiklete bineceğim” deyip çıkmış evden. Yüreğiniz pır pır. Acaba kendi başına hakkından gelebilecek mi diye endişelisiniz. Birkaç akşam bu endişeyi hissedeceksiniz. Sonra geçecek. Çünkü artık olgunlaştığına kanaat getireceksiniz.

Mesele bisiklete binmekle sınırlı değil. Çocuğunuz büyürken, her safhada benzer endişeleri hissedersiniz. Ama herhalde “kızım trafik var, sokaklar tehlikeli, sen boş ver ben senin yerine binerim” veya “boş ver, sayın Erdoğan senin yerine binsin” demek aklınızdan geçmez.

Türkiye demokrasisi bisiklete binmeyi öğrenmişti. Ama şimdi kolu bacağı kırılmış olduğundan, bu halde de becerebilecek mi, endişeliyiz. Kim kırdı kolunu bacağını? Erdoğan. Ne diyor bize Erdoğan’ın beslemeleri? Memleketin demokrasisi için bisiklete binmek riskli, bırakalım Erdoğan binsin.

Hayır, bunu bir de televizyon ekranlarından, milletin gözünün içine baka baka, akıl niyetine pazarlıyorlar ya…

***

Neticeten…

Gerçekten de mevcut konjonktürden içe sinecek bir koalisyon çıkmayabilir. Çıkabilir olanları Erdoğan baştan budayacağından çıkmayabilir veya sahadaki aktörler oyunu doğru oynamayacaklarından çıkmayabilir. Bu, parlamenter demokrasinin zaafı olmaz. Kurulabilecek bir koalisyonun içe sinecek bir performans gösterememesi koalisyonların zaafı olmayacağı gibi… Bu, bizim demokrasimizin yeterince olgunlaşmadığının veya koalisyon kültürümüzün yeterince gelişmediğinin işareti olur. Sadece o kadar.

Eh, bisiklete binmeyi bilmeyen bir demokrasinin bisiklete binmeyi bilmediğini de, ona bisiklete binmeyi imkânsızlaştırarak görünmez hale getirebilirsiniz. Ama işte sadece görünmesini engelleyebilirsiniz. Sadece o kadar.

Siyaset, toplumun olgunlaşma, yani bisiklete binmeyi öğrenme aracı. Bisiklete binmeyi öğrenememiş olan bir toplum, akranları sokak aralarında bisikletleriyle fink atarken, kaldırımda oturup kendi içinde kavga eder durur. Onu o iç kavgalardan kurtaracak, arkadaşlarıyla birlikte neşe içinde bisiklete binmesini sağlayacak, akranlarıyla rekabet edebilmesini sağlayacak olan şey siyaset. Siyaset memleketi yönetme aracı filan değil, sadece toplumun olgunlaşma aracı. Olgunlaşmış bir toplum, bisikletten düştüğünde de üstünü başını silkeleyip, ekseni kaymış seleyi düzeltip, bisiklete yeniden biner. Yani kendisini öyle veya böyle yönetir.

Olgunlaşmış bir demokraside, neredeyse mistik bir seçmen öznesi imal edilip, “seçmen ne mesaj verdi” filan diye sorulmaz. Elbette ben de biliyorum, “seçmen” diye bir özneden söz etmek ve “seçmen ne mesaj verdi” diye sormak, bir iletişim ekonomisi sağlayabilir ve işe yarayabilir. Ama benim gördüğüm kadarıyla Türkiye’de mesele böyle bir iktisat arayışını çok aştı. Başka bir halle karşı karşıyayız.

Pazar günü olan şey, farklı öncelikleri olan farklı kesimlerin, önlerine gelen seçenekler arasından tercih yapması ve bir neticenin zuhur etmesinden ibaret. Olgunlaşmış bir demokrasi, zuhur etme ihtimali olan her neticeye bir cevap üretmeye teşebbüs eder. Başarırsa pedal çevirir, gider. Beceremezse? Düştüğü yerden kalkar. Bisikleti inceler, yola göz gezdirir, kendisini gözden geçirir. Değiştirmesi gereken bir şey varsa değiştirir. Yeniden başlar.

Yani…

Yani sandıklar açılır açılmaz, sizin alıştığınız şartlar ortaya çıkmadı diye, problemin mevcut şartlarda çözülüp çözülmeyeceği hiç belli değilken, hiç denenmemişken, “işte, demiştik, parlamenter demokrasi kriz çözemiyor, Başkanlık da Başkanlık” diye koroya katılmışsanız, kötü niyetli birer şarlatan olduğunuzdan şüphe etmeye lüzum kalmaz. Bir yığın insan da, belki de bir Başkanlık sistemini tartışabilecekken, sadece sizin gibi mahlûkatın bir âdemi peygamberleştirmeniz riskinden korktuğu için, bu işe yanaşmaz.

Yani…

Siyaset sadece memleketin olgunlaşmasının aracıdır ve eğer siyaseti memleketi yönetme aracı olarak görüyorsanız, Erdoğan’dan çok farkınız yok… Dolar yükseliverir ve siz de bisikleti duvara dayayıp, kaldırıma oturuverirsiniz.

Doların yükselmesi ve hepimizin kukumav kuşu gibi kara düşüncelere dalmamız ihtimali var mı? Var. Çünkü memlekette siyaset yok. Hanidir yok. Bu seçim, “artık yeter, düşe kalka da olsa bisiklete binmeyi öğrenelim artık” demeye de vesile olabilir ama. Küçük bir ihtimal de olsa, bir ihtimal belirdi en azından.

***

Ve nihayet…

Eğer Türkiye bisiklete binmeyi öğrenmeye karar verirse, yani doğru dürüst bir siyaset düzeni kurmaya yeltenirse, benim bildiğim Erdoğan bu sürecin önüne takoz olmak için her şeyi yapacaktır. Dolayısıyla onu paketlemeden bu süreç gerçekleştirilemeyecektir. Öyle bir hal vaki olursa… Allah Erdoğan’ı seviyorsa onu Yiğit Bulutların, Nihal Bengisuların, Sancakların, Çalıkların, Abdullah Güllerin, Arınçların, Gökçeklerin filan eline bırakmaz da, mesela benim insafıma bırakır. Yoksa…

Genel kategorisine gönderildi