Müşkül

Kaosu bilimin bir nesnesi olarak ele alan çalışmaların hikâyesini anlatan hemen herkes, anlatısına, Lorenz’in meteorolojik tahmin çalışmalarıyla başlar. O çalışmalar bize garip çekiciler (strange attractor) kavramını hediye etti.

Daha önce âlemin iki tür çekicisi olduğunu varsayıyorduk.

Birincisi…

Çukur bir kabın içindeki bir bilyeye kuvvet uygularsanız, uyguladığınız kuvvete uygun bir biçimde hareket eder, bir yörünge çizer ve nihayet kabın dibinde durur. Bu tür sistemler nokta çekicilere (point atrractor) yakınsar. Platon’un —Parmenides’ten mülhem— bayıldığı sistemler bu tür sistemlerdi. Hakikatin değişmediği ve değişmezliği fikri Platon’un gözlerini kamaştırıyordu. Her şey, o kaptaki bilye gibi, yerini bulduğunda… Cennet. Ama işte bir şey olmuş, bilye harekete geçmiş, şu malum —duvara yansıyan— biçimsizlik ortaya çıkmıştı.

İkincisi…

Eh, her hareket de kabın içindeki bilyenin biçimsiz hareketi gibi değildi. Güneşin ve ayın biteviye tekrarlanan hareketleri mesela, son derece düzenlilerdi. Bu tür sistemler de periyodik çekicilere (periodic attractor) yakınsıyordu. Periyodik çekiciler de cennete mensuptu. Kusursuz meleklerin kusursuz âlemine… Biz kusurlu insanların hissesine ise, bildiniz işte, biçimsiz dünya düşmüştü.

Kaosçular sahne alana kadar, âlemde sadece bu iki tür çekicinin olduğu düşünülüyordu. Daha mühimi, düzen kavramı, sadece bu çekicilerle ilişkilendiriliyordu. Bugün hâlâ, düzen ile bu iki çekici arasında, sadece o ikisi arasında bir ilişki olduğu varsayımını, zihninizin bir yerlerinde muhafaza ettiğinize bahse girerim.

Fabrika mesela, periyodik bir çekicidir. Biteviye aynı işler tekrarlanır ve biteviye aynı ürünü üretir. Daha doğrusu, öyle olduğu zaman işler yolunda demektir. O tekrarlı faaliyeti aksatan her şey, istisnasız her şey, can sıkıcıdır, düzeni bozan bir şeydir. Fabrikada aynı şeyleri yapar ve aynı neticeyi beklersiniz. Galip ihtimal de o beklediğiniz şey gerçekleşir. Einstein için âlem bir fabrikaydı. O yüzden aynı şeyi yapıp başka netice beklemek aptallıktı. Âlem bir fabrika gibi örgütlenmişti ve bilimin işi de o fabrikanın kurallarını deşifre etmekti.

***

Şahit olduğunuz bir şey canınızı sıkıyorsa, bir arıza hissi uyandırıyorsa, şahit olduğunuz o şeyde can sıkıcı bir şey olabilir. Gerçekten de bir arıza olabilir. Düğmeye bastığınızda hol aydınlanmıyorsa, evet, can sıkıcı bir şey. Besbelli bir arıza var.

Ama bir ihtimal, garip çekicilerden birinin baştan çıkardığı bir sisteme şahit oluyor da olabilirsiniz. Garip çekicilerden hoşlanmadığınız için, sadece onun için canınız sıkılmış, öfkelenmiş olabilirsiniz. Tertiplemeye kalktığınız şey, aslında tertipsiz olmayabilir. Sadece sizin düzen kavrayışınıza uygun davranmıyor olabilir. Eğer öyleyse, düzeltilmesi gereken şey sizsiniz, düzeltmeye kalktığınız şey değil. Siz yer değiştirdiğinizde, sizde rahatsızlığa yol açan düzensizlik hissi de ortadan kalkacak olabilir.

Hangi durumda sehpayı şuradan alıp şuraya koyduğumuzda rahatsızlık ortadan kalkacak, hangi durumda biz şuradan kalkıp şuraya oturduğumuzda rahata ereceğiz, ayırmak kolay olmayabilir. Genellikle kolay olmadığını düşünüyorum. “Şu durumlarda şöyle, bu durumlarda böyle yapılmalı” türünden kuralların, önceden ve dışarıdan belirlenmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum hatta. Deneyecek, yanılacak, öğreneceğiz.

Ama hepsinden önce öğrenmemiz gereken şey, demek ki, bizi huzursuz eden şeylerin arasında, bizim huzur hakkındaki yargılarımızın da mühim bir yer tuttuğu. Öğrenmemekte ısrarımız, etrafa bildiğimize göre düzen verme inadımız, bilgimize —ve dolayısıyla da zihinsel/ruhsal pozisyonumuza— lüzumundan fazla sadakat göstermemiz, huzursuzluğumuzun esas kaynağı olabilir.

***

Kendi hesabıma, sehpanın yerini değiştirmek mi, kendi yerimi değiştirmek mi gibi bir tercih yapmak durumunda kaldığımda, öyle çok da düşünmeden bir tercih yapıyorum. Neticelerine katlanıyorum. Daha iktisadi… Zihinsel enerjimi daha zevkli alanlara tahsis etme fırsatı sağlıyor.

Bir temel prensibim var. Mesele sehpa değil de başka insanlar olduğunda, onlara sehpaymışlar gibi davranmaya hakkım olmadığını varsayarak yaşıyorum. Fabrikaları, yani periyodik çekicileri, bu yüzden sevmiyorum —insanlara sehpa muamelesi yapmayı kurumsallaştırdığı için. Yörüngeyi öznenin önüne geçirdiği için. Öte yandan da, özne olmaktan feragat etmiş, bir yörüngedeki bir cisim gibi davranmayı seçmiş insanlardan uzak durmaya —onların tercihlerini değil, kendi pozisyonumu değiştirmeye— çalışıyorum. (Hep böyle değildim, çocukken tam zıddı bir kavrayışım vardı. Dört kardeşime, onların büyüğü olmanın sağladığı otoriteyi istismar ederek, “şurada duracaksınız, şöyle hareket edeceksiniz” babında çok zulmettim. Öyle öğrendim, bunun zulüm olduğunu.)

Bunları yazmaya beni iten şeyler, Murat Sevinç’in Diken’deki çok güzel bir yazısı ve onun üzerine Ümit Kıvanç’ın yazdığı Duvar’daki şahane yazı oldu. Yazıların ikisini de okumalısınız bence. İkisini de zevkle, yüreğimi soğuttukları için minnetle okudum.

Ancak…

Önceki gün durduğum yerdeyim. CHP’den, İyi Partiden ve hatta HDP’den bir şeyler beklemenin beyhude olduğunu düşünüyorum. Evet, canımız yanıyor ve daha da yanacak. Evet, bir şeylerin aksıyor olduğunu hissedeceğiz. Evet, birilerini ayıplayacağız, itham edeceğiz ki biraz ateşimiz düşsün, serinleyelim. Ama CHP’de, İyi Partide ve HDP’de pozisyon almış olan insanlar sehpa değil. Onların nasıl davranması gerektiği hususunda harcadığımız enerjinin kimseye faydası yok.

Ümit Kıvanç yazısının bir yerinde diyor ki… “Keşke bir eşik olsaydı, değil mi, Murat Sevinç’in ‘HDP’li vekillere ne yapıldığında rahatsız olacaksınız?’ sorusunu ortaya atarak, yokluğunu ve kendisine ne muazzam ihtiyaç olduğunu bildirdiği gibi? Burada yokluğundan söz edilen şey ne kadar siyasî, şüpheliyim. Daha çok bir ahlâkî ve insanî eşiğin-sınırın varolmayışından söz ediyor gibiyiz.” 

Bana kalırsa —daha önce defalarca tekrarladım— Kıvanç’ın daha ileride dediği gibi, insan malzemesinde bir mesele yok. Fabrika misali örgütlenmiş partiler artık iş görmüyor. Sanayi toplumunda iş görmüş olan örgütlenmeler… Çünkü… Hanidir sanayi toplumu değiliz. Mesele, bence de, siyasi değil. Ama ahlaki de değil. Mesele kavramsal. Ve… Örgütsel. Örgütlenme anlayışının arkaikliği manasında örgütsel.

Kötülük Erdoğan’dan kaynaklanmıyor mesela. Gündelik hayatında muhtemelen merhamet sahibi bir insanmış gibi davranıyordur. Seviniyor, üzülüyor, acı çekiyor, korkuyordur, herkes gibi. Kötülük, Erdoğan’a başka insanlara sehpaymış gibi davranma imkânı sağlayan örgütlenme anlayışından kaynaklanıyor. Fabrikayı ideal, mükemmel bir örgütlenme tarzı olarak gören zihinlerimizi değiştirmeden, saygı duyduğumuz şeyden tiksinmeyi öğrenmeden, maruz kaldığımız bu acıların üstesinden gelmemiz… Bana müşkül görünüyor.