Şehir Özgürleştirir, Kenar Mahalleleri de…

Daha önce de söyledim, Murat Sevinç’i zevkle okuyorum. Ancak her dediğine katıldığımı da söyleyemem. Hatta kavram haritalarımızın hatırı sayılır ölçüde örtüştüğünü söylemek bile kolay değil. Yetiştiği mahalle hakkında yazdığı son yazılar, kavram haritalarımızın arasındaki farkları göstermesi açısından çok şey söylüyor mesela.

Devam etmeden önce söyleyeyim, ben de az çok Sevinç’in yetiştiğine benzer mahallelerde büyüdüm. Zamanla ben değiştim. Mahalleden çıktım mı? E evet, herhalde aynı mahallede sayılmam. İyi ama mahalle de benim çıktığımdaki mahalle değil. O da değişti. Kısmen istikametlerimiz farklı, kısmen vitesimiz.

Kendi şahsi tecrübelerime yaslanarak, Sevinç’in son yazısının daha başlığında sorduğu “şehrin kenar mahallesi de insanı özgürleştirir mi” sorusuna, hiç tereddüt etmeden, bir an bile duraksamadan, son derece güvenle cevabı yapıştırabilirim: Evet, özgürleştirir. Özgürleştirdi zaten.

Esasında konuşulması gereken çok şey var da, birkaç nokta ile sınırlı kalmak niyetindeyim.

Bir defa, “özgürleşme derken ne anlıyoruz” sorusu etrafında kristalleşen bir şeyler var. Hissettiğim kadarıyla Sevinç’in kafasında bir özgür insan modeli var. Birilerine bakıyor, o modele pek uyan davranışları, gündelik hayatları yok.  O halde özgür değiller, o halde de özgürleşmemişler. Nokta.

Bence yakışıklı bir yaklaşım değil bu. Özgürlük, seçenekler arasından şunu seçince gerçekleşen bir şey değil. O seçeneklere sahip olma hali. Sevinç’in sözünü ettiği insanlar, kasabadaki, köydeki muadilleri ile kıyaslandığında, çok daha fazla sayıda seçeneğe sahipler. Sahip olduklarının farkındalar. Ama yaşıyor olduklarını seçmişler.

Demiyorum ki Sevinç’in sahip olduğu bütün seçeneklere sahipler. Sahip değiller. Ama onların sahip oldukları seçeneklerin bir bölümüne de Sevinç sahip değil. Zamanında yaptığı muhtelif tercihler yüzünden, bazı seçenekler Sevinç için seçenek olmaktan çıkmış.

Sevinç’in “hepsi birbirine benziyor” dediği insanlar, zencilerin birbirine benzediği kadar birbirlerine benziyorlar. Eğer onlara sorarsanız, aralarındaki farklar hakkında size saatlerce konuşabilirler —her biri kendisinin mahalledeki diğerlerinden ne kadar farklı, ne kadar orijinal olduğu hakkında… Ve yine onlara sorarsanız, Sevinç’in ve yeni dâhil olduğu mahalledeki bütün insanların birbirlerine çok benziyor olduğunu söyleyebilirler. Buradan bakınca bütün Almanlar birbirlerine benzer görünebilir. Almanya’dan bakınca da bütün Türkler… Gerçeklik hiç öyle değil. Her mahalle, kendi içinde sayısız nüans barındırıyor.

İlaveten, her mahalle kendisini, diğerlerine kıyasla tercihe şayan bulacak sayısız faktör sıralayabilir. Sevinç içinden çıktığı mahalleye şimdi ait olduğu mahallenin gözlüklerini istihdam etmeden, optik bir kırılmaya maruz kalmadan bakabilir mi? Bence bakamaz. Mahalle dediğiniz şey, zaten, şu optik kırılmanın yerini bu optik kırılmanın almasından ibaret olarak bile görülebilir. Dolayısıyla “neden optik kırılmadan mustarip” diyor değilim. Mesele —dünyayı ırgalayan ve huzursuzluk kaynağı olan husus— optik kırılmaların mevcut olması değil. Optik kırılmalardan birinin, diğerlerini optik kırılma olarak görüp kendisini evrensel iddia etmesi. “Ben özgürleştim, onlar özgürleşemediler” deme hakkını kendinde görmek.

Sevinç ve ben —ve muhtemelen siz— anne ve babalarımızdan daha özgür değiliz. Daha doğrusu, onlar bizden daha az özgür değil —eğer şehirde yaşıyorlarsa…

Şehir özgürleştirir. Size, televizyonda filanca kadın programını seyretmek dışında da seçenekler sunar. Özgürlük, o kadın programını seyretmeyi tercih ettiğiniz için ortadan kalkmaz. Kasabada, genellikle, zaten başka tercihiniz yoktur ama şehirde vardır ve siz kasabada olsaydınız yapacağınız tercihi şehirde de yapabilirsiniz. Ama bu defa özgür olarak. Yaptığınız tercihe bakarak özgür olup olmadığınız hakkında hüküm verilemez. Sevinç ise öyle yapıyor, yapılan tercihlere bakarak hüküm veriyor gibi görünüyor.

İkinci bir hususa buradan geçebilirim…

Şehir özgürleştirir. Size yeni seçenekler sunar. Yeni seçenekler sunmak, bütün seçenekleri sunmak manasına gelmez. Bütün seçeneklerin sunulması mümkün de değil zaten. Karagümrük’te yapamadığınız, yapamayacağınız şeyler vardır. Benzer şekilde Beşiktaş’ta da yapamayacağınız başka şeyler var. Beşiktaş’taki seçenekler uzayı Karagümrük’tekinden daha geniş olabilir. Ama mesele, bana öyle geliyor ki, bu genişlik farkından kaynaklanmıyor. Beşiktaş’taki seçenekler uzayının daha makbul olduğu kanaatinden kaynaklanıyor. Genel olarak dünya Karagümrük’ten Beşiktaş’a doğru yol alıyor gibi göründüğü için ve Aydınlanma aklında bir nevi terakki fikri gömülü olduğundan…

Bu yaklaşım birçok bakımdan mahzurlu. Bir defa terakki fikri mahzurlu. Uzaktan bakınca Karagümrük Beşiktaş oluyor gibi görünüyor ama esasında öyle değil. Karagümrük başka bir Karagümrük oluyor zamanla. Beşiktaş’tan mülhem bazı şeyler Karagümrük’ün değişiminde müessir oluyor ama neyin müessir olacağını Karagümrük seçiyor. Öyle evrensel, herkesin üzerine basarak geçip aynı istikamette yol aldığı bir iz yok. Bu nüansı anlamanın en kestirme yolu, biyolojik evrim. Karıncalar evrimleşip arı olmuyorlar, daha iyi karınca oluyorlar.

Ama esas mühimi, Karagümrük’te yaşıyorsanız, Beşiktaş’a gitme şansınız var. Gitmiyorsanız özgürleşmemiş değilsiniz, özgür iradenizle Beşiktaş’a gitmemeyi tercih etmişsiniz. Yani “Beşiktaş daha özgür” filan değil. Beşiktaş’ta yaşıyorsanız da Karagümrük’e gitme şansınız var ve… Gitmiyorsunuz. Gitmemeyi tercih etmişsiniz. “Aklı olan Beşiktaş’ı Karagümrük’e tercih eder” filan gibi bir akılla zehirlenmiş değilseniz, Karagümrük’ün özgürleştirmediğini söyleyemezsiniz.

Buradan da üçüncü bir hususa geçebilirim…

Özgürleşme, kelimenin yapısından da açıkça anlaşılabileceği gibi, bir oluş hali. Bir süreç. Bir yol yani, bir durak değil. Kasabadan şehre gelip şehrin kıyısına ilişen herkes özgürleşmeye başlar. Yani seçenekleri aniden ve baş döndürücü bir hızla artar. Seçeneklerin artması korkutucudur. Seçeneklerle baş etmek için gereken zihinsel/duygusal donatıya sahip olmayan herkes, ister Mülkiye mezunu, ister milyarder oğlu olsun, seçeneklerinin ani artışından huzursuz olur.

İnsanlığın tarihi işaret ediyor ki, insanın biyolojisi, bu tür meydan okumalara karşı sadece korku değil, aynı zamanda merak da üretiyor —veya merak değilse, adına ne derseniz artık. Korku insanı felç etmiyor yani. Ama insanların çoğu, emniyetli sulardan uzaklaşmadan, el yordamıyla, yeni seçenekleri yokluyorlar. Bu süreçte de, zihinsel/duygusal donatılarını geliştiriyorlar. Zaten şehrin özgürleştirme mekanizması da buradan türüyor bana kalırsa. Yani insanı zenginleştiriyor.

Sevinç’in işaret ettiği, durmaksızın tekrarlanan gündelik hayat, Sevinç‘in sözünü ettiği gibi gerçekleşmiyor. E evet, o sıradan, emniyetli gündelik hayat tekrarlanıp duruyor ama bu pazar sabahı mesela, hava da güzelse, dışarıda kahvaltı ediliyor mesela. İlk defa. O biricik tecrübe, Sevinç hayatı özetlemeye kalkınca, durmaksızın tekrarlananın arasında kendisine yer bulamıyor. Hâlbuki mühim olan o. O hafta mahalledeki altın gününde mevzu olan o. Diğer kadınlar için dışarıda kahvaltı etme fikrini korkutucu olmaktan çıkaran, imkân dâhiline sokan, o tecrübenin konuşulmuş, tartılmış olması.

Böyle değişiyoruz. Hepimiz böyle değişiyoruz. Bazı şeylerin yaygınlaşması birkaç nesil alabiliyor. Alacak. Almalı. Çünkü kıymetli olan pazar günü dışarıda kahvaltı etmek filan değil, o fikri olgunlaştırırken insanın geçirdiği dönüşüm. Her bir insan tekinin kazandıkları mühim. Onlar da görünmüyor. Uzaktan bakınca biteviye, tekdüze, monoton görünüyor olabilir her şey. Ama öyle değil, muazzam bir devinim içinde. O devinim de şehirde mümkün.

Yani?

Şehir özgürleştirir. Kenar mahallede bile.

Başa döneyim. Az çok Sevinç’in yetiştiğine benzer mahallelerde büyüdüm. Zamanla ben değiştim. Mahalleden çıktım mı? E evet, herhalde aynı mahallede sayılmam. İyi ama mahalle de benim çıktığımdaki mahalle değil. O da değişti. Kısmen istikametlerimiz farklı, kısmen vitesimiz. Ama içinde büyüdüğüm mahalle, yetmişlerdeki halini hiç andırmıyor. Hiç!

İyi bir şey mi bu? Mahalle yetmişlerden bu yana iyi bir istikamette mi değişti? Neyin iyi olduğunu bildiğiniz hususunda sarsılmaz bir imanınız yoksa, bu soruya cevap veremezsiniz. Bizim derdimiz, herkesin neyin iyi olduğunu bildiğinden emin olması, bana kalırsa. Kendi hesabıma o kadar da emin değilim, neyin iyi olduğunu bilebilir olduğumuzdan.

Benim bakış açım şu:

İçinde büyüdüğüm mahalle, yetmişlerdekine kıyasla daha özgür. Daha özgür olmak, iyidir. Yukarıda işaret ettiğim gibi, özgürleşmek, özgürleşene problem çıkarır. İçinde büyüdüğüm mahalle, tıpkı benim gibi, özgürleşme sürecinde sayısız problem yaşadı. Kimileriyle baş edebildi, kimileriyle edemedi. Onun olgunlaşmasıyla, öğrenmesiyle, kendi problemleriyle baş etmesiyle değil de davranışlarıyla, ne giyip ne giymeyeceğiyle alakadar olan bir siyasi iklim içinde, kendi özgürleşmesinin yol açtığı sıkıntıların bir bölümüyle baş edebilecek zihinsel/duygusal donatıların bir bölümünü geliştiremedi. Burada anlaşılmaz bir hal yok, insanlık tarihi hep böyle yol aldı.

Mesele şurada: İçinde büyüdüğüm mahalle, şimdi, yetmişlerdekinden daha zengin ama daha az mutlu, daha düşük seviyede tatmin üretiyor —zenginlik kelimesini hem maddi hem de zihinsel/duygusal manada kullanıyorum. Sevindirici olan şu ki, yetmişlerdeki tatmin seviyesine yetmişlere dönerek ulaşma hayali, yani nostalji geriledi. Üzücü olan şu ki, kendisinin sebep olduğu kendi problemleriyle baş etmek konusunda yardımcı olabilecek kavramları üretemiyoruz. Aksine, kendilerinin sebep olduğu problemlerin onlardan kaynaklanıyor olduğunu gizlemeyi vadedenler, bu gizleme mukabili, onlardan destek alıp duruyor.