Bana Parmağını Sallama

Türkiye’de Gezi ve Fransa’da sarı yelekliler…

ABD’de Trump’ı, Britanya’da Corbyn’i “ittiren” yığınlar…

İçinde yaşadığımız dünya bize bir sağdan, bir soldan… Sağ ve sol deyince başka çağrışımlar giriyor devreye, bir oradan, bir buradan vuruyor gibi görünüyor. Birbirini hiç andırmayan kesimler, birbirini andıran metotlarla bir şeyler söylüyorlar.

Nedir Gezi ile sarı yeleklilerin ortak paydası? Gezi’de direnenler ile Fransa’da ülkeyi ayağa kaldıranlar arasında ne sosyoekonomik ve ne de kültürel açılardan benzerlik var. Ama uzaktan bakıldığında, “görünüm” aynı.

Acaba?

Mesela Türkiye’de Erdoğan iktidarda olmasaydı da, daha liberal, daha Batıcı bir iktidar olsaydı, Gezi’de sokağa çıkanların yerine “ötekiler” çıkabilir miydi? Veya Fransa’da Le Pen’in temsil ettiği kanat iktidarı ele geçirebilecek bir koalisyonu becerebilmiş olsaydı, bugün Fransa’da bambaşka kesimler sokağa dökülüp “çevreye saygılı olun, fosil yakıtların tüketimini sınırlayın, neyse bedeli ödeyelim” diye ortalığı velveleye verebilir miydi?

***

Gezi, yanlıları tarafından ısrarla ve inatla, “çevreci” bir direniş olarak hatırlanıyor. Öyle hatırlansın isteniyor. Hâlbuki henüz direnişin sürdüğü günlerde bile daha “sağlıklı” görünen tespitler yapılmıştı. Gezi’de sokağa dökülen çocuklar, ebeveynlerinden dayak yememiş gençlerdi ve korkmayı bilmiyorlardı. Bir dayatmayla karşılaşınca, “dayatmayla karşılaştıkları için” direndiler. Devlet üstlerine geldikçe “büyüdüler.” Fransa’da yaşananlar da, “bambaşka” kesimlerin benzer bir reaksiyonu gibi görünüyor.

Bize parmak sallamayın!

ABD’de Trump’ı Beyaz Saray’a taşıyan kitlelerin reaksiyonu da benzer bir omurgaya sahip gibi görünüyordu: Bize parmak sallamayın. Kimdi parmak sallayanlar? Başarılarının kendi bireysel ve kültürel tercihlerinden kaynaklandığını varsayan, şımarık, küstah, “başarılı” bebeler.

Türkiye’de parmak sallayan “sağcı” bir devlet, Fransa’da ise “sağ karşıtı” bir devlet.

Belki buradan, mayalanıyor olan dünya hakkında bir şeyler söylenebilir.

“Bize parmak sallamayın” diye itiraz edebilmek için, en azından iki şeye ihtiyaç var gibi görünüyor: (a) İktisadi güç ve (b) entelektüel güç.

Herhangi bir iktisadi gücü olmayanlar, akşam ne yiyeceğini düşünenler, muktedirlere dönüp “bize parmak sallamayın” diye efelenemezler. Eğer ayaklanırlarsa, bu bir ihtilal olur, bir direniş değil. 70’lerde sendika çatıları altında direnenler de düzenli gelir sahibi olanlardı, dönemin “prekaryası” değil.

Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, önüne gelenin “yoksulları daha da yoksullaştırdı” diye itiraz ettiği neo-liberalizm döneminde, esasen, daha geniş kitleler hatırı sayılır bir iktisadi güce kavuştu. Neo-liberalizmi müdafaa etmek filan derdinde değilim. Ama…

Evet, sendikal hareket muazzam ölçüde darbe yedi, işçi ücretleri izafi olarak geriledi. Evet, daha önce en babayiğit servet 20 milyar dolar iken 100 milyar dolarlık servetler konuşulur oldu. Evet, dolar milyarderlerinin sayısı üç katına, beş katına çıktı.

İyi de… Birileri yüz milyar dolar sahibi olabiliyorsa, ekonomi de birilerinin yüz milyar dolar kazanabileceği kadar büyüdü. İşçi ücretleri izafi olarak geriledi ama düzenli bir gelir sahibi olanların toplumdaki oranı dramatik bir biçimde arttı. Neticede, geçenlerde dediğim gibi, “tepede” bir binde bir, akıl almayacak ölçüde zenginleşti. Ama “en tepedeki yüzde üçün hemen altındakiler” ile “en alttaki yüzde onun hemen üstündekiler” arasındaki fark daraldı. Bir açıdan bakarsanız —ki o açıdan bakılıp durdu— “orta sınıf” ortadan kalktı. Aynı olguya “öteki açıdan” bakarsanız, orta sınıf, en tepedekilerden uzaklaşarak, “daha aşağıda bir yerde”, genişledi. Daha önce toplumun yüzde otuzunun paylaştığı pastayı, şimdi yüzde yetmişi paylaşıyor. Pasta aynı oranda büyümedi ama büyüdü. Dolayısıyla birileri yoksullaştı ama birçok kişi de —eski haline kıyasla— ciddi ölçüde zenginleşti.

“İyi oldu, kötü oldu” derdinde değilim. Daha iyisi, çok daha iyisi elbette mümkündü ve hâlâ mümkün —öyle planlı ve kontrollü ekonomiler vasıtasıyla değilse de… Ama iyi veya kötü, bir şeyler “oldu”. Toplumsal kesimlerin hemen hepsi —muhtemelen en alttaki yüzde on hariç— “bana parmak sallama” diyebileceği bir ekonomik güce sahip oldu.

Entelektüel açıdan bakacak olursak… Yine geçenlerde dediğim gibi, diploma sayısı olağanüstü arttı. Türkiye özelinde bakacak olursak, “Cumhuriyeti yedi düvele karşı kurduğumuzu düşünenler”in tekelinde gibi görünen diploma, “Osmanlı’yı yedi düvelin bir araya gelip yıktığını düşünenler”e doğru yaygınlaştı.

Ama bu hususta esas belirleyen faktörün sosyal medya olduğunu düşünüyorum. Sosyal medya derken Facebook, Twitter filan gibi platformlarla sınırlı olmayan bir şeylerden söz ediyorum. Daha önce söz etmiştim, filanca mekândan çıktıktan sonra aldığınız hizmete not verebiliyor ve başkalarının kararlarını “etkileyebiliyorsanız”, bu, muazzam bir “güç devri”dir. Eskiden sadece kurumsal öznelerin imtiyazı olan bir şey, çok önemli bir yetki, artık “herkesin” malı haline geldi. Uber benzeri uygulamalar hemen her sektörde olağanüstü yaygınlık kazandı ve “eski düzen”in nasıl reaksiyon gösterdiğini hepimiz gördük. Yaşlı ve çağdışı biri olarak benim açımdan hâlâ sembolik değeri en yüksek olanı Wikipedia… Bilginin üretimi ve paylaşımındaki bütün hiyerarşileri darmadağın etti.

Neticede geldiğimiz noktada herkes “sözünü söylüyor”. Söyleyebiliyor. Söylenmeye değer bir sözü olmayan da söylüyor —öyle görünüyor, öyle diyorlar. Ama sözün sahibi, kendi sözünün söylenmeye değer olduğundan pek şüphe eder gibi görünmüyor. Eskiden, o aynı söze sahipti ve söyleyemiyordu. O zaman ayağa kalkıp “bana parmak sallama” diyemezdi. Şimdi sözünü “test etti”. Artık diyebilir, diyor zaten.

***

Geziciler ile sarı yeleklilerin benzerliği sözlerinden, hassasiyetlerinden, mensup oldukları kesimlerden, önceliklerinden kaynaklanmıyor. Enerjilerini hemen hemen aynı kaynaklardan devşirdiler/devşiriyorlar, benzerlikleri bu. Bu da bize Geziciler ve sarı yeleklilerden çok, dünyanın hali hakkında bir şeyler söylüyor.

Hal buysa, kısa vadede başımıza gelebilecek olanı tahmin etmek müşkül değil: (a) Herkes herkese “bana parmak sallama” diye parmak sallayacak ve dövüşüp duracağız, (b) kimsenin kimseye parmak sallamadığı/sallayamadığı bir “karşılıklı umursamazlık içinde yaşama” kültürü ve organizasyonu geliştireceğiz veya (c) birileri gelip “kimse kimseye parmak sallayamaz, garantisi benim” diyerek herkese parmak sallayacak, “oh, öteki de bana parmak sallayamıyor ya” diye avunup bir “büyük ağabey”in parmağına bakıp duracağız.

Genel kategorisine gönderildi