Kayık

Hepten mi aptal bu Cleolar? Kendilerini istismar eden şımarık, üst-orta sınıfa mensup patronları ile değil de, Cleoları düşünen, onların iyiliğini isteyen Cuaronlar, Zizekler, Ümit Kıvançlar, benim gibiler ile neden dövüşüyorlar? Düşmanlarını, dostlarını ayırt etmekte neden bu kadar beceriksizler?

Eh, bu soruları sorabilmek için, dünyanın bizim varsaydığımız biçimde bölünmüş olduğunu kabul etmek gerekir. Biz dünyanın sömürenler/sömürülenler diye bölündüğünü varsayabiliriz ama bu bizim kabulümüz. Kendi kabullerimize o kadar itibar etmesek, galiba, en başta kendimize ciddi bir iyilik yapmış olacağız.

Cleolar, kendilerini istismar eden şımarık patronları ile bir oyun (game) oynuyorlar. Kazanıyorlar, kaybediyorlar. Gol atıyorlar, gol yiyorlar. Ama oyundalar. Oyuncular. Cleoların yanında olduğunu iddia edenler ise, oyuna düşman. Oyunu ortadan kaldıracaklar. Oyun oynama imkânlarını ortadan kaldırıp, dünyayı bir tiyatro sahnesine çevirme hevesindeler.

Berktay Serbestiyet’te, Fransız ihtilalinin üç sloganının zamanla ayrıştığını ve her birinin ayrı bir ideolojiye kaynaklık ettiğini öne sürmüş. Hürriyet liberalizme, eşitlik sosyalizme ve kardeşlik de milliyetçiliğe… Evet, böyle de bakılabilir. Mesele şu ki, değişen şartlara gereken esneklikle cevap verebilen sadece liberalizm oldu. Şimdi her iki tarafta da tiksinti verici bir edayla telaffuz edilse de, liberalizm hürriyet kavramıyla akraba. Giderek ayrışan diğer ikisi ise, yaşayarak gördük ki, her fırsatı değerlendirerek hürriyetten uzaklaşma aracı.

***

Çocuk yetiştiren herkes bilir, öğretmenlik yapan herkes de bilir, esasında sadece iki seçeneğiniz var: (a) Çocuğa sizin için doğru olanı öğretecek, doğruya doğru yol alırken her sapma, yoldan çıkma ihtimali belirdiğinde onu dürtüp yeniden yola sokmaya çalışacaksınız, (b) kendi doğrularınızı kendinize saklayacak, çocuğun kendi doğrularını bulması için yardımcı olmaya çalışacaksınız.

İkinci durumda, çocuk sizin hayal bile edemeyeceğiniz, muhtemelen içinize sindiremeyeceğiniz konaklarda bulabilir kendini. Görülmemiş acılar çekebilir. Birinci halde ise öyle riskler yok. Denenmiş ve güvenilir olanın içinde kalır çocuk eğer yeterince müessir iseniz.

Tekrarlayıp durduğum tasnifle söyleyecek olursam, ikinci durumda hayatın ıraksak karakterine saygı göstermiş olursunuz. İlk durumda ise dünyanın yakınsak olduğunu, en azından olması gerektiğini —açıkça veya zımnen— kabul etmişsinizdir muhtemelen.

Iraksak bir dünya korkutucu. Güvenli değil. Ama sürprizlere açık, doğurgan. Buna mukabil yakınsak bir dünya emniyetli. Ama katır. Doğurgan değil.

Cleolar sürprizli bir dünyanın doğurganlığı karşısında heyecana kapılmış insanlar değil. Kahir ekseriyeti değil. Onlar için de emniyet öncelikli ihtiyaçlardan biri. Ama kapılarının önündeki iskeleye, eğer isterlerse binip gidebilecekleri bir kayığın bağlanmış olmasından da vazgeçmeleri gerekmiyor. Büyük çoğunluğu, hayatının hiçbir döneminde o kayığa binip nereye götürdüğü belli olmayan rüzgârlara yelken açmayacaklar. O avluda köpek pisliklerini temizleyip duracaklar. Kafalarını kaldırdıklarında kayıklarını gördükleri sürece, hayat kendi hayatları.

Kaçıp gitmekten korktukları için, ailenin çocuklarının kendilerine gösterdikleri muhabbetten “iyi bir iş yapıyorum” duygusunu damıtıp devam ediyorlar. Kalmaya mazeret üretiyorlar. Onları köleleşmiş olarak görüp kölelikten kurtarmaya çalışanlar ise… Kayıklarını alacaklar. Hep aldılar.

Çünkü…

Kayıklarını almadığınız insanların ne yapacaklarını bilemezsiniz. Öngöremezsiniz. Ne yapacağını öngöremediğiniz insanların akıllıca tercihler yapmasını garanti edemezsiniz —akıllıca, yani sizin yaptığınız tercihlerin aynısı. Dünyası yakınsak olanlar için en büyük tehdit, en lüzumsuz kaynak, en irrasyonel yatırım, kapıların önündeki iskelelere bağlı kayıklardır.

Dolayısıyla Yirminci Yüzyıla damgasını vuran üç büyük ideolojiden ikisi, esasen aynı ideolojinin ayna simetrikleri. Hem faşizm ve hem de sosyalizm, ancak özgürlükler iptal edilirse işleyebilirler. Esasen ıraksak olan bir dünyanın yakınsak bir illüzyonunu yaratmadan hayata geçirilemezler.

***

Net toplamda soru şu: Cleolar için değil, Cuaron’un anlattığı o biricik Cleo için ne yapılabilir? Ne yapılmalı? Neden yapılmalı? Ne faşizmin ve ne de sosyalizm tatbikatının bu tür sorularla işi yok, olmadı. Teker teker Cleolarla uğraşma kabiliyeti olmayan bir yığın kişi, “sivrisineklerle teker teker uğraşmak yerine bataklığı kurutmak” gibi aforizmaların arkasına sığınıp… Bir tek Cleo’nun derdine merhem olamayacak olanlar, tek hamlede, bütün Cleoların dertlerini çözebilecekleri zannı üzerinden… İmtiyaz devşirdiler. Devşirdik.

Cleolar kayıklarını, istedikleri zaman istedikleri istikamette gidebilme ihtimallerini, kendi istedikleri hataları işleme hürriyetlerini muhafaza etmek için dövüşüyorlar.

Peki, neden şimdi?

Çünkü ancak şimdi yeterince diploma biriktirdiler, yeterince maddi güçleri var, sosyal medya üzerinden birbirlerini bulabilecek ve örgütlenebilmelerini sağlayabilecek kabiliyetler şimdi zuhur etti.

Peki ama… Dünyanın dört bir yanında isyan edenler milliyetçi ve faşizan bir renkle boyanmış değiller mi? Öyleler. Çünkü seçenekleri yok. Çünkü liberalizm, iki tarafın kararlı ve sistematik taarruzlarıyla aşındırıldı. Çünkü siyaset, dünyanın hiçbir yerinde, sosyolojideki karmaşıklaşmaya uygun bir biçimde değişmeyi beceremedi, gerekli teknolojik sıçramayı gerçekleştiremedi.

Neticede…

Erdoğan, Putin, Trump, kayıklarını kaybetmemekten başka bir dertleri olmayan yığınların kayıklarını imha ettiler. Ettiler mi? Ettiler. Onların karşısında olduğunu varsaydığımız aktörlerin yığınların kayıklarını korumakla ilgili bir programları var mı? Yok. Zaten bu yüzden elsiz, dilsiz, çaresiz, neye itiraz edeceğini şaşırmış bir haldeler. CHP mesela, kendisi iktidar olsa yapacağı şeyleri Erdoğan’ın yapışını seyretmek durumunda değil mi? Ne yapsın bu kafayla? Biz özgür olursak, her birimiz kafamızın doğrultusunda istediğimiz istikamette gitmeye kalkarsak… CHP açısından bakıldığında, şimdiki durumdan daha korkutucu değil mi? Öyle. Öyle olduğu için çaresiz CHP.

Bence yapılabilir bir tek şey var, yeni kayıklar üretmek. İnsanlara saygı duyup, her birinin kendi kayığına sahip olması için uğraşmak. Ve elbette önce… Kendi kapımızın önündeki iskeleye bir kayık bağlamak. İcabında bizi nereye götüreceğini bilmediğimiz, nereye götürürse götürsün minnet duyacağımız birer kayık.

Genel kategorisine gönderildi